28 Ağustos 2018 Salı

Bu Bir Takım Oyunu: Galatasaray-A.Alanyaspor

Lige başlangıçlarını göz önünde bulundurduğumuzda siyah ve beyaz kadar farklı iki takımın mücadelesi oldu 90 dakika. Galatasaray'dan beklenen her zamanki gibi klasik bir iç saha oyunuydu. Dolayısıyla maçın seyrini ancak farklı bir reaksiyon gösterebilecek bir Alanyaspor değiştirebilirdi. Zaten iki yarının birbirinden farkı da bunu kanıtlar nitelikte.

Önce takımların maç başındaki oyuncu tercihlerini ele almak lazım. Alanyaspor'da kart cezalısı Isaac ve sakat Fernandes kadroda yoktu. Yani bir tarafta takımın hücum yükünü çeken diğer tarafta da orta sahaya dinamizm katan futbolculardan söz ediyoruz. Halihazırda takımın en yaratıcı ismi Emre Akbaba da Galatasaray'a transfer olunca Alanyaspor'un geçişlerde ve pozisyon üretmede sıkıntı çekmesi bekleniyordu maç içerisinde. Galatasaray'da ise giden Gomis'in ve sakat Garry'nin ardından elde fazla alternatif kalmadığından hücum hattı kafalarda soru işareti oluşturmuyordu; hakeza savunma hattı da öyle. Merak edilen orta saha kurgusuydu. Fatih Terim, "vurdulu kırdılı" oyununu bir tık ileri taşımakta kararlı olduğunu Emre Akbaba-Belhanda ikilisini birlikte başlatarak gösterdi. Böyle bir lükse sahip zaten iç sahada Galatasaray. Tabi ki bir de arkalarını toparlayacak Fernando var savunmanın önünde.

Kadroları gören herkesin aklından geçen muhtemelen anahtar pasların ve savunma arkası koşuların havada uçuşacağı bir maç seyretmekti. Geçtiğimiz maçlarda merkezden üretim sağlayamayan Galatasaray, bu maçta üretmekte kararlı gözüküyordu kağıt üzerinde iki yaratıcı 8 numara ile. Maçın ilk dakikalarında istenilenden ve beklenilenden farklı bir görüntü vardı. Neden mi? Bahsettiğim Alanyaspor reaksiyonu geldi anında. Topu tutan Galatasaray'a adam adama sıkı markajla karşılık verdiler. Ne geçen hafta oyuna girdikten sonra hücum aksiyonlarına yön veren Emre Akbaba vardı ilk yarım saat, ne de önünde istediği boşlukları bulan Onyekuru. Enselerinde hep en az bir Alanyasporlu vardı. Bu açıdan geriye yaptığı destek koşuları ile Efecan'ı ve kademeleri hep yerinde yapan Taha'yı çok beğendim. Maç biraz çıkmaza girmişken gelen duran top golü Galatasaray'ı kafaca rahatlattı fakat golden sonra ilk yarının sonuna kadar geçen 10 dakikada da Alanyaspor oyunundan taviz vermedi. Hal böyle olunca Galatasaray'ın hücum oyuncuları yetersiz gözükürken hem golü atıp hem de takımın sigortası olma görevini üstlenen Fernando, sahanın yıldızı oldu ilk yarıda. Benim takıldığım nokta ise maçın ilk net gol pozisyonu olan Bobo'nun kaçırdığı veya Muslera'nın kurtardığı an oldu. 2 haftadır gol atamayan Alanyaspor, Maicon'un yaptığı gereksiz agrefis savunma sonrasında golü bulmuş olsaydı tam olarak organize olamayan Galatasaray nasıl bir reaksiyon verirdi merak ediyorum doğrusu.

İkinci yarıda iki takım için de her şeyi farklı kılan erken gelen şans golü oldu. İlk yarı hücumda hiç etkinlik gösteremeyen Sinan, değişik bir noktadan şut deneyip rakibin yardımıyla golü buldu. Bu gol Alanyaspor'un hem umudunu hem direncini kırdı. İlk yarıda 4'e 1 pozisyonda bile ne yapacağını bilemeyen Galatasaray futbolcuları, skor ve rakip baskısı olmayınca farklı bir kimliğe büründü. O ölen pozisyonun kahramanı Sinan, Belhanda'nın hazırladığı çok daha zor bir pozisyonda pası Eren'e verince hiç ortalar gözükmeyen Eren bile tabelaya ismini yazdırdı. Nagatomo ve Mariano'nun ilk yarıdaki bindirmeleri, merkezden gelişen hücumların tutması ile minimuma düştü doğal olarak. Bu sayede ön taraf işlerken savunma güvenliği de ikinci plana atılmamış oldu. Eren'den sonra tamamıyla bireysel yetenek içeren bir Emre Akbaba golü, ardından sırasıyla güzel hazırlanılmış Onyekuru ve tekrar Emre golleri seyrettik. Oyuna girdiği dakika ilk kez topla buluştuğu anda pozisyonu okuyup uzak noktaya topu kesen Yunus Akgün'ün asisti de pastanın çileği oldu adeta ve tüm Galatasaraylıları geleceğe dair umutlandırdı.

Maçta ne öne çıktı diye bakacak olursak ben takım oyunu derim. Ne Galatasaray'a galibiyeti Onyekuru'nun rastgele atakları getirdi ne de Alanyaspor'u bireysel hatalar yaktı. Ne zaman Alanyaspor takım olarak direncini kaybetti ve Galatasaray tüm oyuncularla tempo yapmaya başladı, o zaman maçın seyri değişti. Artık Galatasaray taraftarı bir sonraki maça kadar takıma eklenecek oyuncuları düşünecek, Alanyaspor camiası ise yaralarını sarmaya çalışacak golsüz alınan 3 mağlubiyet sonrasında. 

MAÇTAN NOTLAR:

-Cenk Ahmet Alkılıç bir savunma oyuncusu değildir, savunmanın herhangi bir mevkisinde denenmemelidir, denenmesi teklif dahi edilmemelidir.

-"Yaşına bakmayın, leblebi gibi gol atacak." dediğim Bobo beni mahcup etmeye devam ediyor. Bu kadar sabit oynayan forveti ancak burnuna top atacak biri sayesinde golle buluşturabilirsin.

-Barış Başdaş, geçen seneki Karabükspor savunma hattı performansının Süper Lig'de sergilemeye devam edecek gibi.

-Onyekuru'nun kompozisyonda sıkıntılar mevcut. Giriş güzel, gelişme umut verici fakat sonunda ne olacağını kimse bilmiyor. Garry'nin vurmaması gereken yerde vurması, Henry'nin vurması gereken yerde pas düşünmesi gibi detaylar Galatasaray'ı bir miktar sıkıntıya sokacaktır ilerleyen günlerde.

-Galatasaray'ın futbolcuları fiziksel olarak Anadolu kulüplerinin futbolcularından daha iyi olmalı diye düşünüyoruz fakat her ikili mücadelede pozisyonu zorlamak yerine basit fauller kovalayınca komik duruma düşüyorlar. Taraftar mücadele görmek ister, bol bol duran top değil.

20 Ağustos 2018 Pazartesi

Karşılıklı Kanat Akınları: Galatasaray-Göztepe

Hazırlık döneminden beri Galatasaray'ın gerek hücum temposunu gerek de savunma yapısını eleştiriyorum. Galatasaray'ın iç sahada oynadığı ilk maç da gösterdi ki en azından benim eleştirilerim bir süre daha devam edecek. 

Geçtiğimiz sezon iç sahada bileği bükülmeyen Galatasaray, aynı şekilde bu sezon da devam edebilecek mi sorusu vardı akıllarda ilk iç saha maçı öncesinde. Deplasmanlarda rahat oynayamayan, rakip sahaya yerleştiğinde bile hücumu nasıl bitireceğini kestiremediğimiz Galatasaray'ın bu istatistiği benim için açıkçası sayılardan ibaret ve bu maç sonrasında da öyle olmaya devam ediyor. Neden mi? Seyircinin oluşturduğu atmosfer, rakip ve hakem kim olursa olsun baskı oluşturuyor. Baskı, rakibi pasifleştiriyor ve Galatasaray'ı daha etkin gösteriyor. Yani ortada Galatasaray'ın taktiksel üstünlüğünden bahsetmek maçların çoğunda mümkün değil. Haliyle Galatasaray'ın foyası da deplasmanda ortaya çıkıyor. Geçtiğimiz sezon alınan puan ve puanlara, bu sezon da Ankaragücü maçına baktığımızda kalitenin ön plana çıktığını görüyoruz zaten, oyun planının değil.

Bu maç özelinde baktığımızda da Galatasaray'da farklı bir şey göremedik. Hatta belli aralıklarda baskın ev sahibi görüntüsünden çok uzaktı. Bunun ilk sebebi Göztepe'nin ortaya koyduğu dinamizmdi. Geçen hafta Yeni Malatyaspor karşısında 9 kişi kalan Göztepe'nin mücadeleyi hiç bırakmaması aslında bu hafta seyredeceğimiz maçta bizi nelerin beklediğini gösteriyordu. Poko-Castro ikilisinin kalitesini ve sertliğini Alpaslan-Tayfur ikilisinde göremesek de maç içinde çok sırıtmadıklarını söyleyebiliriz. İkinci sebebi ise Galatasaray'da Akhisar Belediyespor maçından sonra başlayan denemeler serisiydi. Fatih Terim, performans ve sakatlık sorunları sebebiyle ligin ilk iki maçında geçtiğimiz sezonun ideal kadrosundan farklı 11'ler sahaya sürdü. Ankaragücü maçında sonradan maça dahil olan Belhanda, Garry'nin sakatlığından dolayı bu sefer 11'deydi. Birbirleri ile aynı anda sahada fazla zaman geçirmemiş bir hücum hattı olunca da Galatasaray, ilk 15 dakika rakip sahaya yerleşmekte sıkıntı çekti ve hücumda üretken bir görüntü veremedi.

Maçta iki takımda da eksik olarak göze çarpan belki de en önemli unsur merkezden gelen hücum aksiyonlarıydı. Göztepe'de cezalı orta saha oyuncularının yanına bir de kadro dışı kalan santrafor Ghilas eklenince bütün yük kanatlara kaldı. Geçen sezon tanıklık ettiğimiz Demba Ba performansı ile karşılaştırdığımızda zaten Deniz ve Ghilas ligin ilk iki maçında bir hayli etkisizdi. Maç boyunca önemli işler yapsalar da bence Halil ve Yasin'in etkin gözükmesinin sebebi buydu. Aynı şekilde Belhanda'nın gerekli katkıyı verememesi, önceki iki maçta kredi kazanan Eren'in düşük Gomis performansının üzerine bile çıkmaması ve Eren'e saha içinde en yakın gözüken Sinan'ın desteğinin yetersizliği, Galatasaray'ı da kanat oyunlarına itti ve burada da sahneye Nagatomo ve Mariano çıktı. Merkezden oyun kurma eksikliği hocanın da gözüne çarpmış olacak ki zaman zaman geride açıklar verilse de Fernando daha çok hücuma destek vermeye başladı. Zaten kontra atak sonucu gelen Onyekuru'nun usta işi golünün mimarı da attığı mükemmel pasla Fernando oldu. Galatasaray'ın golden önceki tek tehlike yarattığı pozisyonun da Belhanda'nın dahil olduğu merkezden gelişen bir aksiyon olduğunu da söylemek gerek.

Ben burada maçın biraz da dışına çıkarak Belhanda'ya bir parantez açmak istiyorum. Belhanda'nın yetenekli bir oyuncu olduğu yadsınamaz bir gerçek. Montpellier'de şampiyonluk yaşadığı sezondan itibaren  kalitesinden ötürü hep piyasası olan bir oyuncu oldu performansına bakılmaksızın. Galatasaray'a gelmeden önce de Nice'te Favre yönetiminde kiralık olarak iyi bir sezon geçirdi. Bu şartlar altında tek problem kendisi için ödenen bonservis bedeli ve kendisine ödenen maaş oldu en başta. Sonrasında gösterdiği performans ise taraftarı ikiye böldü. Bir tarafta asistin asisti, ikili mücadele sayısı, koşu mesafesi gibi istatistiklere bakıp Belhanda'nın faydalı bir oyuncu olduğunu savunan bir güruh varken diğer tarafta Hagi, Lincoln ve Sneijder gibi oyunun seyrini değiştiren 10 numaralardan sonra istediği verimi bir türlü alamayan anti-Belhanda timi var şu anda. Takım zorda kaldığında sorumluluk alan bir oyun kurucu göremeyince ben de haliyle anti-Belhanda timine katıldım bir zaman sonra. Aslına bakarsak Fatih Terim de ya oyunu iki yönüyle çok iyi oynayan orta saha oyuncuları tercih etti 4-4-2 oynattığı zamanlarda ya da oyunun tek yönüne gerçekten ağırlığını koyabilen oyuncuları. Şimdi Belhanda'yı kanada atıyor olmuyor, 8 numaraya çekiyor olmuyor, 10 numara yapıp yayın çevresinde kullanıyor yine olmuyor. Ekonomide "batık maliyet (sunk cost)" kavramı vardır. Herhangi bir şekilde kurtarılmayacak ve artık düşünülmemesi gereken maliyeti, zararı temsil eder. Bizim dilimizdeki "Zararın neresinden dönersen dön kârdır." sözünü karşılar bir nevi. Artık Belhanda'ya 8 milyon Euro veren çıkar mı orası muamma ve 1-2 milyonu gözetip elde tutmak da büyük sıkıntı teşkil ediyor bana kalırsa Emre Akbaba transferinin ardından. Bu yüzden bu transferi "batık maliyet" olarak değerlendirmek mantıklı bir hamle olabilir.


Oyuna tekrar dönecek olursak değinmemiz gereken bölüm Gomis'in ve yeni transfer Emre Akbaba'nın birlikte oynadığı zaman aralığı olacaktır. Öncelikle sormamız gereken soru da şu: Oyuna girdikten sonra Gomis neyi değiştirdi? Kendi düşüncemi lafı dolandırmadan söylüyorum: Hiçbir şeyi. Fakat Gomis saha içinde Eren'den etkili göründü mü? Göründü. Bunun sebebi biraz kendi isteği olsa da bence temelde oyunculardaki ya da belki de Fatih Terim'deki "Gomis'e verelim de ceza sahasında bir şeyler yapsın" düşüncesiydi. Toplar ona geldi, o da etkin gözüktü. Taraftarın gözü Gomis'ten çok Emre'nin üzerindeydi açıkçası. Fatih Terim'in onu Belhanda'nın yerine değil Sinan'ın yerine alınması değişik bir tercihti ama Emre, ayağına aldığı her topu nerede olursa olsun olumlu değerlendirebileceğini gösterdi. Fatih Terim de "Emre Akbaba illa Belhan'nın yerinde oynayacak diye bir şey yok, çizgide de oynar." dedi fakat ben bu konuya temkinli yaklaşıyorum çünkü çizgi demek tempo ve hız demek. 

Son olarak Galatasaray'a N'Diaye'nin dahil olacağı söyleniyor. Badou geçen sezon devre arasında takımdan ayrıldığından beri onun temposuna Nagatomo dışında ulaşabilen olmadı ki bu tempoyu orta sahada yakalamak çok önemli bir meziyet fakat bu durumda ortaya teknik kalite problemi çıkabilir bu yüzden merkezden bir türlü etkili olamayan Galatasaray'da orta saha tercihleri önümüzdeki maçlarda bir hayli önemli rol oynayacak.





15 Ağustos 2018 Çarşamba

Bitmeyen Şampiyonlar Ligi Hasreti: Fenerbahçe-Benfica

Geçen sezonun bitiminden sonra Fenerbahçe'nin hiçbir maçını 90 dakika seyretme fırsatım olmadı. Güçlü bir rakibe karşı iç sahada oynanan oyunun takımın karakterini yansıtacağını düşünerek eşleşmenin ikinci ayağını seyredeyim dedim.

Fenerbahçe'nin 10 sezondur Şampiyonlar Ligi gruplarına kalamadığı herkesin malumuydu. İlk maçta avantajlı skor elde edemese de 1-0'lık mağlubiyet tur şansını hiç de çöpe atacak bir sonuç değildi aslında. Kulüp yönetiminin değişmesi beraberinde teknik ekibin değişimini de getirdi Fenerbahçe'de. Hazırlık maçlarında ve ligin ilk haftasında değişimle birlikte heyecanlanan taraftarların takımla, kulüple barışık görüntü çizmesi de tur için ayrı umuttu. Taraftar desteğinin yadsınamaz etkisini göz önünde bulundurunca da Benfica'yı kolay bir maçın beklemeyeceğini düşündüm.

"Abi o eski Benfica yok." sözleri eşliğinde Fenerbahçe maça enerjik başladı. İsteğin ve azmin olduğunu gördük. Uyuşuk bir yapıda değillerdi ki geçen sezon ligdeki birçok maçta ansızın gelen durgunluk puanlara mâl olmuştu. Yalnız "yeni Benfica"nın oyuna adapte olup baskıyı kurması uzun sürmedi. Zaten kalede görülecek bir golden sonra turun ancak üç golle gelebilecek olması Fenerbahçe'yi hücumlarda frenliyordu. Sanki oyuncuların kafaları hep kendi yarı sahalarındaydı. Rakip hücumlarda çizgi halinde kalan ve rakibi pasif şekilde savunan Fenerbahçe savunmasının açığını ilk bulduğu anda değerlendiren Benfica'nın golü soğuk duş etkisi yarattı haliyle. Golde agresif şekilde hamle yapmaya çalışıp başarılı olamayan Neustadter'in hatası var dersek yanlış olmaz herhalde. Yoğun baskı sonucu Fenerbahçe'nin yaptığı top kayıpları da ilk yarının sonuna kadar fazlasıyla dikkat çekti. Ayew, Giuliano ve Valbuena gibi yetenekli hücum oyuncuları ne Fenerbahçe bunaldığında ileride top tutup rahatlatabildi takımı ne de ekstra hareketlerle skora etki edebildi. Sorumluluk alan kimse çıkmayınca hem hücumda hem savunmada Eljif kendini gösterdi. Devre arasına girilmeden Alper'in bulduğu gol, çölde bulunan vahadan daha kıymetliydi aslında. O golle umutlar diri kaldı.

İkinci yarıda Fenerbahçe'nin hırsı umudun göstergesiydi fakat bir başka dikkat çeken unsur Fenerbahçe'nin bütün sahayı efektif kullanamaması oldu. Organize sayılabilecek hücumların çok büyük bir kısmı Hasan Ali ve Valbuena'nın olduğu kanattan geldi. Isla'nın Hasan Ali'den daha çok hücumu düşünen bir oyuncu olduğunu ve önünde Ayew'ın oynadığını düşündüğümüzde sağ kanadın da bir o kadar etkili kullanılmasını bekleriz ama ne Isla'nın bindirmeleri yeterli oldu ne de Ayew'ın kalitesi. Cocu'nun net bir santrafor tercih etmediği oyunda sahte 9'lu 4-3-3 dizilişi bekledik. Bu merkezden gelecek hücumların da önemli bir yer tutacağı anlamına geliyordu lakin benim sahada gördüğüm daha çok 4-4-2'ydi ve ileri uçta Alper ve Giuliano bu oyuna, dizilişe adapte olamadı. Şener hamlesinin gecikmesi belki de oyunun kaderini etkiledi. Daha oturaklı oyun oynayabilecek Şener, Benfica'nın skoru tutmaya oynadığı dakikalarda oyuna girince sınırlı katkı verebildi. En yerinde hamle neydi diye sorarsanız da Bursaspor maçının yıldızı Barış'ın oyuna girmesiydi derim. Bu arenada tecrübeli olmaması sebebiyle ilk 11'de tercih edilmemesi tabi ki normal karşılanabilir ama girdikten sonra oyuna katkı verebileceğini gösterdiği gerçeğini de kimse inkar edemez.

Aslına bakarsak ilk yarının başından itibaren oyunu soğutmaya çalışan Benfica, oyunun sonlarına doğru futbol oynamaktan da vazgeçip sadece zaman geçirmeye çalışınca sonuç Fenerbahçe'nin lehine bir türlü gelişmedi ve Şampiyonlar Ligi hasreti 11 sezona çıktı. Eşleşmeyi Benfica üzerinden değerlendirmek mümkün değil mi? Tabi ki mümkün fakat zaten kadrosunda kim olursa olsun bir ekolü temsil eden Benfica, her daim Türk kulüplerini zorlayacak bir yapıda oldu. Bu yüzden bizim tarafımızı değerlendirmek daha doğru olur kanısına vardım. Fenerbahçe artık yoluna Avrupa Ligi'nde devam edecek ve belki de bu arenada kendini daha iyi gösterme fırsatı bulacak. Ben de her Türk kulübünün Avrupa kupalarında başarılı olmasını isteyen biri olarak Fenerbahçe'ye başarılar diliyorum. Umarım bizi gururlandırırlar.

NOT: Türkiye A Milli Takımlar seviyesinde son yıllarda Fenerbahçe'nin yetiştirdiği kaleciler ile maçlara çıktı. Bu konuda saygı duyulması gereken bir üne sahip olan Fenerbahçe, gelecek için adım atıp Berke Özer'i kadrosuna kattığında hem Berke için hem de Türkiye için sevindim fakat belli bir yaşa gelmiş ve inişli çıkışlı performans gösteren Volkan Demirel ile devam edilmesi ve hala birinci tercih olarak görülmesi beni şaşırtıyor. En yakın zamanda Berke'nin gerekli süreleri almasını umut ediyorum.









11 Ağustos 2018 Cumartesi

Spor Toto Süper Lig 2018-2019 Sezonu İlk Maçı: Ankaragücü-Galatasaray

2014-15 sezonundan beri Türk futboluna hizmet etmiş kişilerin isimlerinin verildiği Süper Lig'de Lefter Küçükandonyadis'in ismini taşıyan yeni sezonun ilk düdüğü başkentte, Ankaragücü-Galatasaray maçında çalındı.

En son 6 sezon önce karşı karşıya gelen iki ekip de o zamanki görüntülerinden  tabi ki bir hayli uzaktı. Kenardaki Fatih Terim ve kaledeki Muslera dışında hiçbir şey aynı değildi. Geçen sezon Karabükspor'un yaşadıklarını 2011-2012 sezonun yaşayan Ankaragücü, kötü günlerini atlatmış ve Süper Lig'de rahatça mücadele edecek bir kadro kurmuş şekilde çıktı Galatasaray'ın karşısına.

Ev sahibi ekip sahaya birçoğu Süper Lig tecrübesine sahip 8 yeni transfer ile maça başladı. Galatasaray'da ise Fatih Terim'in takımın hücum hattında yaptığı değişiklikler dikkat çekiyordu. Göreve geldiğinden beri ideal kadroyu korumaya çalışan, bazı haftalar performans düşüklüklerine dahi göz yuman hoca, herhalde Akhisarspor'un kupayı elinden alması ile birlikte herkes gibi bir şeylerin değişmesi gerektiğini düşündü. İşin mizahi tarafından tamamıyla bağımsız olarak golleri dışında sahada olmayan, savunmaya diş geçiremediği zaman gol aramaya ara veren ve çoğu zaman Galatasaray'ın maçta 10 kişi mücadele etmesine sebep olan Gomis'in ismini uzun zaman sonra ilk 11'de değil yedekler arasında gördük. Gomis ile birlikte istikrarsız "saz arkadaşları" Belhanda ve Feghouli de yedeklerde olunca kadro ne kadar dar bir yapıya sahip olursa olsun Fatih Terim'in Şampiyonlar Ligi sezonunda hiçbir şekilde performans düşüklüğüne taviz vermeyeceğini de anlamış olduk.

Hücum hattındaki rotasyon takımın sahaya dizilişini de değiştirdi. Hazırlık maçlarında bence denenmesi gereken fakat hoca tarafından tercih edilmeyen 4-4-2, bu maçta kendini gösterdi. Yerleşik, kolay kolay açılmayan ve alan daraltan savunma anlayışı ile oynayacağı tahmin edilen Ankaragücü karşısında ileride hareketli bir Sinan ile ona alan açabilecek Eren'in birlikteliği fikri aslında hiç de fena durmuyordu. Peki Galatasaray'ın tek problemi hücum hattındaki dinamizm eksikliği ve performans düşüklüğü mü? Tabi ki değil. Aylardır alarm veren bir türlü bekleneni verememiş savunma hattı aynı şekilde sahaya çıktı. Sonuç mu? Büyük boşluk veren ve yerleşmeyi beceremeyen savunmanın arasına atılan ilk topla El Kabir'in kaleci ile karşı karşıya kalması bir oldu. Sonrasında ise kalesinde golü görmüş Muslera suratı...

Galatasaray, 15 dakika sonra bir köşe vuruşu ardından Ankaragücü golündeki en hatalı isim Serdar ile beraberlik golünü buldu. Aradaki 15 dakikada herhangi bir gol girişiminden söz etmek zor; bu yüzden Galatasaray'ın korkulu rüyası duran topların imdada yetişmesi Galatasaray hanesine bir artı olarak yazılabilir. Tabi sezonun genelinde ne olur orası meçhul. Beraberlik golünün ardından Sinan'ı ilk kez görev başında, ceza sahasını karıştırırken gördük diyebiliriz. Hızlı kanatlarla gelip defansa toslama döngüsüne girilmemesi adına bir bu gibi girişimler önemli yer tutuyor aslında Galatasaray hücumlarında, bir de etkili ortalar. Hazırlık maçlarında kanatlardan gelen gelişigüzel ortalardan bunalan taraftarlar Mariano'yu aradı sürekli çaresiz gözlerle. Zaten gördük ki Mariano'nun ortaları yeri gelince rakibin kendi kalesine gol atmasına da vesile oluyormuş.

Öne geçen Galatasaray, klasik "Galatasaray reaksiyonu" vermekten bu maçta da geri durmadı. İlk yarıda rakipten daha çok pozisyona girememiş olsalar da topu tutmayı başaran takım, yine topu rakibe verdi ve çoğu zaman rakibi 11 kişi kendi yarı sahasında karşıladı. Belki de bu "ofsayt olmasa aynı hatadan dolayı aynı adam bir daha atacaktı" durumuna tepki olarak bilinçli şekilde yapılan hamleydi Fatih Terim tarafından. Zaten zemin bırakın topu ayakta tutmayı, yerden kısa pas vermeye bile uygun değildi. Bu yüzden orta sahayı elde tutmak için Selçuk'un oyuna alınması bana mantıklı bir hamle gibi gelmedi. Hocanın diğer iki hamlesi sırasıyla Belhanda ve Feghouli'yi oyuna almak oldu. Dakika 85'te bu ikili neden maçın başından beri sahada olmadıklarını da herkese gösterdi. Ceza sahası çevresinde Belhanda'nın topla buluşmasının ardından kalabalık şekilde hücum eden Galatasaray'da ne Belhanda pas verecek birini ne de takım arkadaşları duracakları yeri kısa süre içinde bulabildi. Pozisyon da öldü doğal olarak. Uzatma dakikalarında gelen gol ve golün oluşumu pek bir şey değiştirdi mi peki? Umut fakirin ekmeğidir; pozisyon fakiri bir maçın ardından biraz umutlanıldı sadece.

Henüz transfer sezonunu noktalamamış ve parlak bir oyun sergilemeyen Galatasaray için ligin ilk haftasında alınan deplasman galibiyeti altın değerinde oldu. Tercih edilen oyuncular kulübedekilerden daha iyi oynadı veya oynamadı bunu 1 maç içinde değerlendirmek çok zor fakat tekrar söylemek gerekirse sezonun henüz başında Fatih Terim tarafından verilen mesaj çok net: Forma aslanın ağzında.

6 Ağustos 2018 Pazartesi

Süper Kupa'nın Ardından: Galatasaray-Akhisar Belediyespor

Bir sezonu kapatıp yeni sezonu müjdeleyen kupa geride kaldı. Geçen sezon olduğu gibi bu sezon da bir sürprize tanıklık etmiş olduk son penaltının kaleyi bulmasıyla. Normal süresi ve uzatma dakikaları 1-1 sonuçlanan maçın galibi seri penaltı atışları sonunda Akhisar Belediyespor oldu. Konyaspor'un geçtiğimiz sezonu iki kupa ile tamamlamasının ardından gelen bu sürpriz sonuç aslında kimilerine de pek sürpriz olmadı.

Bir veya iki maçın sonunda elenecek bir takımın olduğu formatlarda kaza kurşunları her zaman normal karşılanır fakat Akhisar Belediyespor'un Türkiye Kupası macerası kaza kurşunları ile anılmaktan çok uzaktı. Çeyrek finalde sezonun formda takımı Kayserispor'u iki maçın sonunda kaybetmeden turnuva dışına iten Akhisar ekibi, yarı finalde Galatasaray ile eşleşti. Diğer yarı final eşleşmesine (Beşiktaş-Fenerbahçe) göre daha sönük ve favorisi çok daha net bir eşleşme gibi gözüküyordu. İlk maçı deplasmanda kazanan Galatasaray, evinde maç kaybetmediği düşünüldüğünde çoktan adını finale yazdırmıştı kafalarda fakat sonuç hiç de öyle olmadı. Süper Kupa'da olduğu gibi erken gol bulan Akhisar Belediyespor, Galatasaray hücumlarını savunmada sete oturarak durdurmayı başardı. Okan Buruk'un takımı kaleye otobüs çeken bir takım görüntüsü değil, oturaklı bir kontra atak takımı görüntüsü verdi maç boyunca. 2-0'lık sonuç ve final biletiyle İstanbul'dan ayrılan ekip, final maçında da çizgisini hiç bozmadı Fenerbahçe karşısında. Maç boyunca hiç yenik duruma düşmeyerek maçta kalan Akhisar Belediyespor, tarihlerindeki ilk kupaya ulaşmış oldu. Hem de en zorlu yoldan.

Akhisar Belediyespor'un Süper Kupa'daki rakibi Galatasaray, ligin son haftasına kadar süren şampiyonluk yarışında ipi göğüsleyen takım olmuştu Igor Tudor'un kurduğu takım ile Fatih Terim önderliğinde. Her ne kadar kadroda Fatih Terim'in sevdiği tipte oyuncular da olsa bu bir Fatih Terim takımı değildi tam anlamıyla. Bir kere klasik 4-4-2'ye uymuyordu kadro yapısı ve oyuncu profilleri sebebiyle. Kendi sahasında taraftar desteği ile "bam güm" oynayıp sezonu bu alanda namağlup tamamlayan Galatasaray'ın deplasmandaki dağınık görüntüsünü düzeltmenin yolu sezon sonu yapılacak takviyelerden geçiyordu fakat diğer büyük kulüpler gibi borç batağında olan ve sürekli zarar açıklayan kulübün gelecek sezon planlamalarına UEFA dahil olunca takviyelerin önü tıkanmış oldu Şampiyonlar Ligi arefesinde. Oyuncu satmadan bonservis bedeliyle transfer yapamayacak olan Galatasaray, hiçbir oyuncuya teklif gelmeyince veya istediği miktar karşılanmayınca eldeki oyuncular ile devam etmek durumunda kaldı. Burada ekonominin temel problemi akıllara geldi haliyle: İhtiyaçlar sınırsızdır fakat kaynaklar sınırlıdır. 

Ekonomi bilimi, temelde sınırsız istek ve ihtiyaçlar arasında kıt kaynakları yönetebilmeyi ele alır. Galatasaray'ın içinde bulunduğu bu ve benzeri durumlarda, yönetiminden teknik ekibine kadar herkes iyi bir ekonomist olmak zorundadır aksi halde başarısızlık kaçınılmazdır. Yeni sezon hazırlıkları devam ederken hazırlık maçları ile birlikte Galatasaray, sürecin sportif olarak iyi yönetilmediğinin sinyallerini vermeye başladı. 6 hazırlık maçı yapan takım, maçların hepsine ideal kadro ile çıkmasına karşın hem üretkenlikten yoksun bir görüntü çizdi hem de savunma zaafları ile dikkat çekti. PSV ve Valencia gibi üst düzey rakipleri karşısında girdiği 2-3 pozisyonu değerlendiremeyen Galatasaray'ın kalesindeki her tehlike de golle sonuçlandı. Yunanistan şampiyonu olmasına rağmen üst düzey takım seviyesinden uzakta olan AEK karşısında da zor durumlara düşen Galatasaray, bu 3 ciddi hazırlık karşılaşmasından da mağlup ayrıldı. Hal böyle olunca da Galatasaray'ı bekleyen Akhisar Belediyespor karşılaşmasının bir hayli zor geçeceğini tahmin etmek de çok zor olmadı.

Türkiye Kupası'nı kazanmalarının ardında sürpriz şekilde Okan Buruk ile yollarını ayıran Akhisar Belediyespor, tecrübeli teknik direktör Safet Susiç ile anlaşmış, kadrosuna önemli takviyeler yapmış aynı zamanda kadronun iskeletini de önemli ölçüde korumuştu. Galatasaray'ın ağır yapısına ters gelen kontra atak futbolu ve karşısında Galatasaray'ı gördüğünde durmayan bir golcü olan Seleznyov ile tarihlerindeki ikinci kupaya hiç de uzak değildi Akhisar. Nitekim erken bir golle de oyunu istedikleri gibi oynama şansı yakaladılar. Galatasaray, normal sürenin sonlarına doğru maçı uzatmaya götürecek golü atmayı başarsa da uzatmalarda da genç oyuncu Yunus'un şutu dışında yine rakip kalede etkili olamadı. Seri penaltı atışlarında 9 penaltının gol olması 10. penaltıyı fazlası ile değerli kılmıştı ve topun başında sabıkalı Gomis vardı. Tahmin edildiği üzere Gomis, kaleci Fatih'i geçemedi. Önemli anlarda yok olan Gomis, bir önemli anı daha daha hanesine eksi olarak yazdırdı Süper Kupa Akhisar ilçesine giderken.

Ortada bir kupa, Galatasaray ve penaltılar olunca tabi ki akla UEFA Kupası finali gelir fakat akla gelen diğer bir olay ise 1998'de Fatih Terim'in Türkiye Kupası finalinde penaltı atacak futbolcu bulma çabasıdır. O gün orada penaltı atacak birini bulamayıp sonunda Beşiktaş'a 4-2 kaybeden Galatasaray'da bugün Muslera'nın dahi penaltı atabildiğini bildiğimiz halde 5. penaltıya neden Gomis'in yazıldığını bilmiyoruz ama bildiğimiz başka bir şey var ki o da Galatasaray'ın performansının henüz kupalar kazanmaya yeterli olmadığı.

1 Ağustos 2018 Çarşamba

Doğru Yolu Bulmak

Ülkemizi ve ülkemiz insanını konu spor olduğunda hep garip bulmuşumdur. Neden mi? Bir spor dalına hakim olsun veya olmasın, herhangi bir sportif faaliyet içinde bulunsun veya bulunmasın, ülkemizde herkesin o ya da bu şekilde desteklediği bir spor kulübü var. Kutuplaşmayı ve bir tarafta olmayı çok mu seviyoruz bilinmez ama "soran olursa Malatyaspor diyorum" gibi bir kalıp bile dilimize oturmuş durumda.
"Yine mi maç var? Açın da dizimi seyredeyim." diyen annelerimizin, "Ben bu sesi duymak zorunda mıyım?" şeklinde bize agresif sorular yönelten kız kardeşlerimizin bile tuttuğu bir takım olunca herkesin her zaman tarafına birilerini çekme çabası da oluyor haliyle. Genellikle babaların, amcaların ve dayıların baş rolde olduğu mücadelede hedef kitle çocuklar oluyor. Büyük rüşvetlerin de döndüğü mücadelenin galibinin de eline ömür boyu "onu da ben bizim takımın taraftarı yaptım" gibi sözler söyleyerek övünebilme fırsatı geçiyor. Bu mücadelenin bazen ortada olan biri için değil çoktan tarafını seçmiş biri için olabileceğini de belirtmek gerek. Bu tip mücadelelerin olmadığı ve ailenin baskın spor adamının çocuğa doğar doğmaz formayı giydirip ilk fırsatta tribünle veya ilgilendiği spor branşı ile tanıştırdığı durumlar yok mu peki? Tabi ki var fakat muhtemelen bir azınlık bu durumu yaşamış olanları temsil ediyor, benim gibi futbolla yatıp futbolla kalkan birinin imrenerek baktığı bir azınlık.

Evet, ben de bir mücadelenin ortasında kalıp yolunu, doğru yolu, bulanlardanım; hatta belli bir yaşa kadar futbolu keyif aldığım bir sportif faaliyet olarak görmem sebebiyle o yolu geç bulanlardan. Yalnız mücadele dediğime bakmamak lazım çünkü çoğu zaman küçük çaplı bir savaşı çağrıştıran kelime, bizim ailede sadece rüşveti kapsıyordu. Bizimkiler çoktan sadece Milli Takım ve Avrupa kupası maçlarını anlık takip etmeye, geri kalan her türlü bilgiyi de "teletext"ten almaya başlamışlardı. Düşününce, dönemin şartlarına göre mücadele bile benim için lükstü. Her çocuk gibi bu durumun ekmeğini yerken öte yandan da gerçekten ciddi şekilde taraf seçme ihtiyacı hissediyordum. 7-8 yaşlarındaydım ve bildiğim üç şey vardı: Güçlü olmak iyi hissettiriyordu, aslanları seviyordum ve Galatasaray, Avrupa Şampiyonu'ydu. Bunlar tesadüf olamazdı fakat eksikliğini hissettiğim bir durum da vardı. Henüz kimse beni sarı-kırmızılı tarafa çekmeye çalışmamıştı. Bu düşünceler kafamda dönerken tanıştım ilk Galatasaray formamla. Adeta ışıklar içinden gelen ilahi bir mesajdı bana göre bu forma. Beni doğru yolda olduğuma inandırmıştı. Ben üzerimden o formayı çıkardım fakat o günden sonra kalbimden armayı hiç çıkarmadım.
2017-2018 Sezonu
Şampiyonluk maçı öncesi
deplasman totemi

Şimdi o günlere dönüp baktığımda benim için verilen mücadelenin bizdeki futbol sevgisinin son kıvılcımları olduğunu ve benim içimdeki sevginin alevlenmesi ile birlikte tamamıyla kaybolduğunu görüyorum, çok geç kalmadığım için de seviniyorum haliyle. Bu arada beni ilk formamla tanıştıran ve mücadelenin kazananı olan kişinin de dayım olduğunu söylemem gerek. Kendisi bununla övünür mü bilmem ama ben her gün doğru yolda olduğum için kendimle övünüyorum.