21 Temmuz 2018 Cumartesi

Son Düdük

Futbolla yatılıp futbolla kalkılan bir ayı geride bıraktık. Son düdük çaldığında kimi hayatında hiç olmadığı kadar mutluyken kimi de hayatında belki de hiçbir zaman üzerinden atamayacağı burukluğun ilk anlarını yaşamaya başlamıştı. Bu da turnuvaların ironisi işte. Kocaman bir festival havasında geçen organizasyon, her gün birilerini üzdü o son çalan düdüklerin ardından. Fakat kimine de umut oldu son düdükler. 2006’da umutları yeşeren Fransa’nın o umudun meyvelerini yediği yerdi bu sene Rusya. Zaten bu kupa “Umudun Kupası” değil miydi?
Aslında kolaydır her şey olup bittikten sonra konuşmak. Nasıl görmek istediğine bağlı sadece konuşulanların, yazılıp çizilenlerin içeriği. Ya översin sonuna kadar kazananı ya da taşlarsın meyve veren ağacı. Objektif kalmak da zordur objektif olarak değerlendirilebilmek de bu durumda ama şunu söyleyebilmeliyiz ki kurallara uygun şekilde kazanılmış bir şey varsa ortada, kazanan her zaman haklıdır. Turnuva geneline bakarsak Fransa herkese keyif vermemiş olabilir, kendilerinden beklenen oyun sebebiyle insanlara hayal kırıklığı yaşatmış da olabilir ve hatta Fransa’nın finalde attıkları 4 gol de kimseyi tatmin etmemiş olabilir. Bu şekilde en olumsuz duyguları da ortaya koysak, uygun bir şekilde kendi doğrularını sahaya yansıtan Fransa Milli Takımı’nı kim haksız kazançla suçlayabilir ki?
Fransa’ya yöneltilen olumsuz eleştirilerin fazlalığını turnuvadaki Brezilya, Belçika ve İngiltere gibi takımlara da bağlayabiliriz. Belçika maçının ilk yarısı hariç Brezilya’nın oynadığı hücuma yönelik futbol, Fransa maçına kadar Belçika’nın sürekli üretmeye çalışması ve çok da beceremeseler de İngiltere’nin maçlarda topu tutma ve sistemli oynama isteği, Fransa gibi takımları turnuva içinde daha antipatik gösterdi. Hatta Brezilya maçının ilk yarısında Belçika’nın ortaya koyduğu oyuna birçokları kupayı vermişti bile fakat Fransa’yı geçemeyenler kervanına onlar da yarı finalde neredeyse hiç pozisyon üretemeyerek katıldı. Kısa vadede kimse Fransa’nın savunmaya yönelik futbolunun kilidini açmayı başaramadı ve turnuvada bir çilingirin bulunmaması Fransa için işleri kolaylaştırdı ama hatırlatmakta da fayda var ki futbolun gelişimini sağlayan olay, kilitleri açma çabasıdır.
Roberto Martinez yönetimindeki Belçika bu turnuvanın çilingiri olmaya aday olarak gösteriliyordu. Bunun en büyük sebeplerinden biri Martinez’in saha içi denemeleriydi. Sezon içinde çok az forma şansı bulabilmiş Chadli’yi kullanma biçimi, Witsel-Fellaini ikilisine atadığı görevler, Lukaku’nun Brezilya’nın merkez savunmacıları arasında kaybolmaması için sağ tarafa kaydırılması ve çoğu zaman en uçtaki adamın Kevin De Bruyne olması gibi göze çarpan uygulamaları ve şaşırtan bir tarzı vardı Martinez’in. Yarı finale kadar tercih etmediği Dembele’yi ilk 11’de görünce de acaba Pogba-Kante-Matuidi hegemonyasının sonu gelecek mi diye düşünüldü fakat sert bir tabirle Belçika orta sahasını ve özellikle Dembele’yi bir kâğıt gibi buruşturup attı Fransa. 
Belçika’nın altın jenerasyonunun elinde artık sadece üçüncülük kalmıştı. Adlarını tarihe bir şekilde yazdırmak için bir fırsat. Rakip gruptan birlikte çıktıkları İngiltere idi ve iki takımın da sonraki turlarda kolay yolu istemesi sebebiyle kaybetmek için çıktıkları maçtan farklı bir maç bekliyordu onları. İngiltere, misyonunu tamamlamış gibi bir hava içindeydi yarı final maçından sonra ve Japonya maçını da kendine zorlaştıran, biraz geç reaksiyon vermiş olsalar elenmiş olacak Belçika, zor yoldan buraya geldiği için daha olgundu, daha istekliydi. Nitekim finale çıkabilmiş olsalar turnuvanın en iyisi seçilebilecek Hazard’ın önderliğinde, büyük bir üstünlükle madalyayı alan ekip Belçika oldu.
Peki bu Belçika’yı pasifleştiren Fransa, finalde Hırvatistan karşısında ne kadar zorlanabilirdi ki? Yıllarca Hırvatistan Milli Takımı’nda ve Real Madrid’de sahanın patronluğunu üstlenmiş Modric, 3 maç üst üste uzatmaları oynayıp nasıl sürekli diri kalmayı başarabilen Fransa orta sahasına direnebilirdi? Büyük bir çoğunluk tabi ki Hırvatistan’dan son bir çılgınlık bekledi. Göze daha hoş gelen futbol galip gelsin istediler fakat ne Hırvatistan o futbolu Fransa karşısında ortaya koyabildi, ne de Modric kontrolü eline alabildi. Maç zaten Fransa’nın istediği şekilde başladı bir kaza kurşunuyla. Nasıl gol atarız derdinden bir süre kurtulmuş oldu Fransa. Perisic’in güzel şutuyla gelen gol Hırvatları umutlandırsa da yine Perisic’in içinde olduğu pozisyonda VAR, Fransa’nın yardımına koştu. Maçın kırılma anı olarak belki dillendirilmeyebilir VAR ile gelen penaltı golü fakat Hırvatistan’ın reaksiyon verememesi o golden sonra kupanın Fransa’nın elinde yükseleceğinin habercisiydi. Turnuva boyunca topa bomba muamelesi yapan, topu ayağında istemeyen ve hücumda pek de bir şey düşünmeyen Fransa ile yorgun, üretkenlikten uzak Hırvatistan’ın karşı karşıya geldiği maçta belki de en şaşırtıcı olay bir şekilde net pozisyonlar olmadan 6 golün çıkmasıydı. Aslında durumu 4-2’ye getiren golün mimarı Lloris, o laubali tavrı takınmasa ve tabelada Hırvatistan lehine bir gol daha gözükmese son dakikalarda, Hırvatistan’ın içinde bulunduğu umutsuzluk onları tarihi hezimete de sürükleyebilirdi. Nihayetinde son gol sevinen tarafı değişmedi ve yağmur altında mutluluğun doruğuna Fransızlar ulaştı.
Akıllarda şöyle bir soru kalmış olabilir ama kupanın ardından: 98’den sonra Zidane’ı hatırladığımız gibi bu Fransa’dan birini hatırlayacak mıyız? Kendisine farklı bir görev addedilen ve turnuva boyunca kaleyi dahi bulmayan Giroud’yu hatırlamayacağız muhtemelen. Bana kalırsa oyun anlayışı olarak özüne dönen, hırsını her daim gösteren, sahaya hep hakim olan ve duruşuyla sahanın gerçek lideri benim diye bağıran Pogba, hatırlanması gereken bir performansa imza attı. 2012 yazında çok sevdiği kulübünde şans bulamadığı için bir nevi boynu bükük bir şekilde Juventus’a imza atan Pogba, o sezon Arturo Vidal ile müthiş bir uyum yakalayarak oyunu orta sahada nasıl kontrol edebildiğini ve oyunun iki yönüne de nasıl katkı verebildiğini gösterdi. Ardından Türkiye’de boy gösterdiği U20 Dünya Kupası, Pogba’nın gerçekten de 6 numara olarak rakip kaleden uzakta da olsa ne kadar etkin olabileceğini gözler önüne serdi fakat Manchester United'a dönüşünden sonra hücum ağırlıklı futbol oynama isteği onu o eski parlak günlerinden uzaklaştırmış gibiydi. Deschamps’ın bu turnuvada Pogba’ya verdiği rol tekrar onu sahanın hakimi gibi gösterdi ve de birçok kişiye o günleri hatırlattı bana göre.
Tabi ki Pogba’nın Modric, Hazard veya Mbappe gibi parlamaması, onu bireysel bir ödüle çok yaklaştıramadı. Modric’in takımını finale kadar sırtlaması onu turnuvanın en iyi oyuncusu yapmaya yetti. Mbappe’nin turnuva performansı genç oyuncular içinde değil, bütün oyuncular içinde farklı bir noktadaydı. Yaşının 19 olmasını hesaba katarsak turnuvanın en iyi genç oyuncusu seçilmesini kimse yadırgamayacaktır. En iyi kaleciyi seçmek kolay olmamıştır büyük ihtimalle fakat Lloris’in bariz hatası ve Subasiç’in pek de iç açıcı olmayan final performansı, ödülün bir başka madalya sahibi kaleci Courtois’ya gitmesine vesile oldu diyebiliriz. Gelelim gol krallığına ki burada rakamlar konuşuyor fakat rakamlar bazen insanın içine pek de sinmiyor. Hırvatistan karşısında bulduğu net pozisyonu değerlendirebilmiş olsa tabi ki herkesin hafızasında o gol yer edecek ve Harry Kane, tereddütlere son vermiş olacaktı. Herhalde net ve güzel penaltıları ile hatırlanacak kendisi bu turnuva akıllara geldiğinde.
Önümüzde artık başka bir bekleyiş, başka bir kupa var, hem de farklı bir kupa. Katar’da düzenlenecek Dünya Kupası, kasım ayında başlayıp aralık ayında final yapacak. Aynı zamanda bu kupada 48 takımın olacağı da konuşuluyor. Bu kararlar da “acaba nasıl olacak?” sorusunu akıllara getirip bizi heyecanlandırmıyor değil ama biz zaten ne zaman heyecanımızı kaybettik ki söz konusu futbolun en büyük kupası olduğu zaman? Heyecanımızın hiç dinmemesi ve heyecanlı bekleyişimizin bir an önce son bulması dileğiyle…

Benim için turnuvanın en iyi 11'i

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder