Futbolla yatılıp futbolla kalkılan
bir ayı geride bıraktık. Son düdük çaldığında kimi hayatında hiç olmadığı kadar
mutluyken kimi de hayatında belki de hiçbir zaman üzerinden atamayacağı
burukluğun ilk anlarını yaşamaya başlamıştı. Bu da turnuvaların ironisi işte.
Kocaman bir festival havasında geçen organizasyon, her gün birilerini üzdü o
son çalan düdüklerin ardından. Fakat kimine de umut oldu son düdükler. 2006’da
umutları yeşeren Fransa’nın o umudun meyvelerini yediği yerdi bu sene Rusya. Zaten
bu kupa “Umudun Kupası” değil miydi?
Aslında kolaydır her şey olup
bittikten sonra konuşmak. Nasıl görmek istediğine bağlı sadece konuşulanların,
yazılıp çizilenlerin içeriği. Ya översin sonuna kadar kazananı ya da taşlarsın
meyve veren ağacı. Objektif kalmak da zordur objektif olarak
değerlendirilebilmek de bu durumda ama şunu söyleyebilmeliyiz ki kurallara
uygun şekilde kazanılmış bir şey varsa ortada, kazanan her zaman haklıdır. Turnuva
geneline bakarsak Fransa herkese keyif vermemiş olabilir, kendilerinden
beklenen oyun sebebiyle insanlara hayal kırıklığı yaşatmış da olabilir ve hatta
Fransa’nın finalde attıkları 4 gol de kimseyi tatmin etmemiş olabilir. Bu
şekilde en olumsuz duyguları da ortaya koysak, uygun bir şekilde kendi
doğrularını sahaya yansıtan Fransa Milli Takımı’nı kim haksız kazançla
suçlayabilir ki?
Fransa’ya yöneltilen olumsuz eleştirilerin
fazlalığını turnuvadaki Brezilya, Belçika ve İngiltere gibi takımlara da bağlayabiliriz.
Belçika maçının ilk yarısı hariç Brezilya’nın oynadığı hücuma yönelik futbol,
Fransa maçına kadar Belçika’nın sürekli üretmeye çalışması ve çok da beceremeseler
de İngiltere’nin maçlarda topu tutma ve sistemli oynama isteği, Fransa gibi
takımları turnuva içinde daha antipatik gösterdi. Hatta Brezilya maçının ilk
yarısında Belçika’nın ortaya koyduğu oyuna birçokları kupayı vermişti bile
fakat Fransa’yı geçemeyenler kervanına onlar da yarı finalde neredeyse hiç pozisyon
üretemeyerek katıldı. Kısa vadede kimse Fransa’nın savunmaya yönelik futbolunun
kilidini açmayı başaramadı ve turnuvada bir çilingirin bulunmaması Fransa için
işleri kolaylaştırdı ama hatırlatmakta da fayda var ki futbolun gelişimini sağlayan
olay, kilitleri açma çabasıdır.
Roberto Martinez yönetimindeki
Belçika bu turnuvanın çilingiri olmaya aday olarak gösteriliyordu. Bunun en
büyük sebeplerinden biri Martinez’in saha içi denemeleriydi. Sezon içinde çok
az forma şansı bulabilmiş Chadli’yi kullanma biçimi, Witsel-Fellaini ikilisine
atadığı görevler, Lukaku’nun Brezilya’nın merkez savunmacıları arasında
kaybolmaması için sağ tarafa kaydırılması ve çoğu zaman en uçtaki adamın Kevin
De Bruyne olması gibi göze çarpan uygulamaları ve şaşırtan bir tarzı vardı Martinez’in. Yarı
finale kadar tercih etmediği Dembele’yi ilk 11’de görünce de acaba
Pogba-Kante-Matuidi hegemonyasının sonu gelecek mi diye düşünüldü fakat sert
bir tabirle Belçika orta sahasını ve özellikle Dembele’yi bir kâğıt gibi
buruşturup attı Fransa.
Belçika’nın altın jenerasyonunun elinde artık sadece üçüncülük kalmıştı. Adlarını tarihe bir şekilde yazdırmak için bir fırsat. Rakip gruptan birlikte çıktıkları İngiltere idi ve iki takımın da sonraki turlarda kolay yolu istemesi sebebiyle kaybetmek için çıktıkları maçtan farklı bir maç bekliyordu onları. İngiltere, misyonunu tamamlamış gibi bir hava içindeydi yarı final maçından sonra ve Japonya maçını da kendine zorlaştıran, biraz geç reaksiyon vermiş olsalar elenmiş olacak Belçika, zor yoldan buraya geldiği için daha olgundu, daha istekliydi. Nitekim finale çıkabilmiş olsalar turnuvanın en iyisi seçilebilecek Hazard’ın önderliğinde, büyük bir üstünlükle madalyayı alan ekip Belçika oldu.
Belçika’nın altın jenerasyonunun elinde artık sadece üçüncülük kalmıştı. Adlarını tarihe bir şekilde yazdırmak için bir fırsat. Rakip gruptan birlikte çıktıkları İngiltere idi ve iki takımın da sonraki turlarda kolay yolu istemesi sebebiyle kaybetmek için çıktıkları maçtan farklı bir maç bekliyordu onları. İngiltere, misyonunu tamamlamış gibi bir hava içindeydi yarı final maçından sonra ve Japonya maçını da kendine zorlaştıran, biraz geç reaksiyon vermiş olsalar elenmiş olacak Belçika, zor yoldan buraya geldiği için daha olgundu, daha istekliydi. Nitekim finale çıkabilmiş olsalar turnuvanın en iyisi seçilebilecek Hazard’ın önderliğinde, büyük bir üstünlükle madalyayı alan ekip Belçika oldu.
Peki bu Belçika’yı pasifleştiren
Fransa, finalde Hırvatistan karşısında ne kadar zorlanabilirdi ki? Yıllarca Hırvatistan
Milli Takımı’nda ve Real Madrid’de sahanın patronluğunu üstlenmiş Modric, 3 maç
üst üste uzatmaları oynayıp nasıl sürekli diri kalmayı başarabilen Fransa orta
sahasına direnebilirdi? Büyük bir çoğunluk tabi ki Hırvatistan’dan son bir
çılgınlık bekledi. Göze daha hoş gelen futbol galip gelsin istediler fakat ne
Hırvatistan o futbolu Fransa karşısında ortaya koyabildi, ne de Modric kontrolü
eline alabildi. Maç zaten Fransa’nın istediği şekilde başladı bir kaza
kurşunuyla. Nasıl gol atarız derdinden bir süre kurtulmuş oldu Fransa. Perisic’in
güzel şutuyla gelen gol Hırvatları umutlandırsa da yine Perisic’in içinde
olduğu pozisyonda VAR, Fransa’nın yardımına koştu. Maçın kırılma anı olarak
belki dillendirilmeyebilir VAR ile gelen penaltı golü fakat Hırvatistan’ın reaksiyon
verememesi o golden sonra kupanın Fransa’nın elinde yükseleceğinin
habercisiydi. Turnuva boyunca topa bomba muamelesi yapan, topu ayağında
istemeyen ve hücumda pek de bir şey düşünmeyen Fransa ile yorgun, üretkenlikten
uzak Hırvatistan’ın karşı karşıya geldiği maçta belki de en şaşırtıcı olay bir
şekilde net pozisyonlar olmadan 6 golün çıkmasıydı. Aslında durumu 4-2’ye
getiren golün mimarı Lloris, o laubali tavrı takınmasa ve tabelada Hırvatistan
lehine bir gol daha gözükmese son dakikalarda, Hırvatistan’ın içinde bulunduğu
umutsuzluk onları tarihi hezimete de sürükleyebilirdi. Nihayetinde son gol
sevinen tarafı değişmedi ve yağmur altında mutluluğun doruğuna Fransızlar
ulaştı.
Akıllarda şöyle bir soru kalmış
olabilir ama kupanın ardından: 98’den sonra Zidane’ı hatırladığımız gibi bu Fransa’dan
birini hatırlayacak mıyız? Kendisine farklı bir görev addedilen ve turnuva boyunca
kaleyi dahi bulmayan Giroud’yu hatırlamayacağız muhtemelen. Bana kalırsa
oyun anlayışı olarak özüne dönen, hırsını her daim gösteren, sahaya hep hakim olan ve duruşuyla sahanın gerçek lideri benim diye bağıran Pogba, hatırlanması
gereken bir performansa imza attı. 2012 yazında çok sevdiği kulübünde şans
bulamadığı için bir nevi boynu bükük bir şekilde Juventus’a imza atan Pogba, o
sezon Arturo Vidal ile müthiş bir uyum yakalayarak oyunu orta sahada nasıl
kontrol edebildiğini ve oyunun iki yönüne de nasıl katkı verebildiğini gösterdi.
Ardından Türkiye’de boy gösterdiği U20 Dünya Kupası, Pogba’nın gerçekten de 6
numara olarak rakip kaleden uzakta da olsa ne kadar etkin olabileceğini gözler
önüne serdi fakat Manchester United'a dönüşünden sonra hücum ağırlıklı futbol oynama isteği onu o eski parlak günlerinden uzaklaştırmış gibiydi. Deschamps’ın bu turnuvada Pogba’ya verdiği rol tekrar onu sahanın hakimi gibi gösterdi ve de birçok kişiye o
günleri hatırlattı bana göre.
Tabi ki Pogba’nın Modric, Hazard
veya Mbappe gibi parlamaması, onu bireysel bir ödüle çok yaklaştıramadı. Modric’in
takımını finale kadar sırtlaması onu turnuvanın en iyi oyuncusu yapmaya yetti.
Mbappe’nin turnuva performansı genç oyuncular içinde değil, bütün oyuncular
içinde farklı bir noktadaydı. Yaşının 19 olmasını hesaba katarsak turnuvanın en
iyi genç oyuncusu seçilmesini kimse yadırgamayacaktır. En iyi kaleciyi seçmek
kolay olmamıştır büyük ihtimalle fakat Lloris’in bariz hatası ve Subasiç’in pek
de iç açıcı olmayan final performansı, ödülün bir başka madalya sahibi kaleci
Courtois’ya gitmesine vesile oldu diyebiliriz. Gelelim gol krallığına ki burada
rakamlar konuşuyor fakat rakamlar bazen insanın içine pek de sinmiyor. Hırvatistan
karşısında bulduğu net pozisyonu değerlendirebilmiş olsa tabi ki herkesin
hafızasında o gol yer edecek ve Harry Kane, tereddütlere son vermiş olacaktı. Herhalde
net ve güzel penaltıları ile hatırlanacak kendisi bu turnuva akıllara geldiğinde.
Önümüzde artık başka bir bekleyiş, başka bir kupa var,
hem de farklı bir kupa. Katar’da düzenlenecek Dünya Kupası, kasım ayında
başlayıp aralık ayında final yapacak. Aynı zamanda bu kupada 48 takımın olacağı
da konuşuluyor. Bu kararlar da “acaba nasıl olacak?” sorusunu akıllara getirip bizi
heyecanlandırmıyor değil ama biz zaten ne zaman heyecanımızı kaybettik ki söz
konusu futbolun en büyük kupası olduğu zaman? Heyecanımızın hiç dinmemesi ve
heyecanlı bekleyişimizin bir an önce son bulması dileğiyle…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder